7 Kasım: İlk buluşma ve buruk vedalaşma
Sev ile hikayemizin nerede başladığını artık biliyorsunuz, dolayısıyla ilk buluşmamızda neler yaşandığını kısaca anlatmak istiyorum.
Yoğun geçen günün içinde uzun mesajlaşmalar sonucu doğru zamanı bularak buluşmaya karar vermiştik. 7 Kasım Çarşamba akşamıydı, tahmini 21:00 - 22:00 suları için randevulaştık. İlk buluşmaya ne yazık ki ben geç gittim; şehri bilmeme ve işimin bitişinde yaşanan gecikme nedeniyle. O gün değil belki ama bugün gerçekten geç kalarak kabalık ettiğimi fark ettim.
Karşı cinslerin ilk buluşmalarında yaşanan bir heyecan vardır, biliyorsunuz. O gün de o heyecanla gittim ama Madrid'de yaşayan başka bir arkadaşımın "hava burada çok güzel" uyarısı neticesinde kalın giysiler getirmemenin şuursuzluğuyla o akşam da tıpkı diğer akşamlar gibi biraz üşüyordum zira hava biz geldikten sonra bir hayli soğumuştu. Taksiden iner inmez Sev'i aradım ve fotoğraftaki anıtın (ismini sormayın, hâlâ bilmiyorum) iki farklı yüzünde birbirimizle konuşuyorken bir anda göz göze geldik. İlk konuşma, ilk intiba önemlidir. O gün de önemli ve heyecanlıydı ama önemini daha sonra öğrenecektik. İki farklı şehirde yaşayan iki farklı insanın ilk buluşmasıydı çünkü...
Kısa bir selamlaşmanın ardından "Evet, nereye gidelim?" sorusunu yönelten Sev'e, biraz tebessüm, biraz da şaka yoluyla "Bildiğim çok iyi bir yer var ama nerede bilmiyorum. Uzun yıllar Madrid'de yaşayan ben olmadığım için" tarzında bir yanıt vermiştim. Biraz mahcubiyetle birlikte ilk kez o gün güldük ve o günün devamında.
Şehri bilmediğim için Sol Meydanı civarında bir yere gittik. İsmini hatırlamıyorum ama Sev'in kokusunu takip ederek bugün çok rahat bir şekilde bulabilirim. Alkol ile aram yoktur, bilenler bilir. Ama o seyahatta küçük kaçamaklar yapmak istedim, abartmadan tabi ve sadece bira ile sınırlı tuttum kendimi. Sev ile oturduğumuz mekanda da bira söylemiştik. 5 tanesi 4 Euro'ydu sanırım, kalmasın diye hepsini içmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bir de mekanda alışık olmadığımız bir şekilde fonda müzik yoktu, insanların birbirleri ile yaptığı sohbetin iğrenç gürültüsü vardı. O gün yadırgamıştım ama daha sonraları alıştım tabii.
Çok fazla zamanımız yoktu, dolayısıyla birlikte geçirdiğimiz o ilk günü verimli kullanmalıydık. Oturduk, dolaştık, birlikte yürüdük ve saatlerce sohbet ettik. Buluşmamızdan birkaç saat sonra ise veda vakti geldi, ilk buluştuğumuz noktada. O veda anı, gerçekten çok ilginçti. İkimiz de sanki gitmek istemiyor, saatlerce sohbet ederek sokaklarda yürümek istiyorduk. Nitekim öyle olmadı. Gece yarısı civarı vedalaştık.
O veda anını özel kılan şey, ikimizin de hafif yaraları olmasıydı. Ben nispeten iyiydim ama Sev'in yüreğindeki hasar fazlaydı, belki de taşıyamıyordu. Bilemiyorum. Sev hayatındaki insanı hastalıktan kaybetmiş, ben ise hayatımın ilk ciddi ilişkisinde çok yaralar almıştım ama üzerinden iki yıl kadar bir zaman geçtiği için yaralarımı sarmış, mutlu bir hayat sürmeye özen gösteriyordum. Birbirimize bu yaşananları kısa anlattıktan sonra şöyle bir cümle kurduğumu hatırlıyorum:
Bu cümleyi o an neden kurduğumun yanıtını bugün hala veremem ama kim olursa olsun çok sevdiğiniz bir insanın gerçekten ölümü ile mecazi olarak ölümü arasındaki üzüntü eşiği gerçekten çok farklı. Keşke ayrılıklar olmasa ve bu acılar yaşanmasa ama ne yazık ki vedalar hayatın içinde var.
Birbirimize veda ederken, gözümden ufak da olsa yaşlar döküldü. Tabii Sev de üzgündü, görebiliyordum. Ve o an içimden sarılmak geldi çünkü birbirimizin sıcaklığı belki o soğuk gecede yüreğimizi tekrar ısıtabilirdi. Yaptım da. Ona sarıldım. O andan sonra şaka yaparak "Çok soğuksun, robot gibisin. Şu elektrik direği bile senden daha sıcaktır" deyip gidip direğe sarılmıştım. Gerçekten yaptım bunu. Güldü ve ben yine ısındım.
Bir daha göremeyeceğinizi bildiğiniz bir insana "görüşürüz" diyerek vedalaştık.
Ama ben şunu unutmadım.
O soğuk gecede sarıldığımda ve bana güldüğünde verdiği sıcaklık hâlâ üzerimde, yüreğimde...
Not: O akşam üzerindeki kıyafetleri de hatırlıyorum. Gri kaşe bir mont, siyah ve kalın bir atkı ve omzundan düşmeyen bir çanta. Üşümesin diye beremi de ona vermiştim :)
Yoğun geçen günün içinde uzun mesajlaşmalar sonucu doğru zamanı bularak buluşmaya karar vermiştik. 7 Kasım Çarşamba akşamıydı, tahmini 21:00 - 22:00 suları için randevulaştık. İlk buluşmaya ne yazık ki ben geç gittim; şehri bilmeme ve işimin bitişinde yaşanan gecikme nedeniyle. O gün değil belki ama bugün gerçekten geç kalarak kabalık ettiğimi fark ettim.
Karşı cinslerin ilk buluşmalarında yaşanan bir heyecan vardır, biliyorsunuz. O gün de o heyecanla gittim ama Madrid'de yaşayan başka bir arkadaşımın "hava burada çok güzel" uyarısı neticesinde kalın giysiler getirmemenin şuursuzluğuyla o akşam da tıpkı diğer akşamlar gibi biraz üşüyordum zira hava biz geldikten sonra bir hayli soğumuştu. Taksiden iner inmez Sev'i aradım ve fotoğraftaki anıtın (ismini sormayın, hâlâ bilmiyorum) iki farklı yüzünde birbirimizle konuşuyorken bir anda göz göze geldik. İlk konuşma, ilk intiba önemlidir. O gün de önemli ve heyecanlıydı ama önemini daha sonra öğrenecektik. İki farklı şehirde yaşayan iki farklı insanın ilk buluşmasıydı çünkü...
| İlk buluşmamızı gerçekleştirdiğimiz anıt (Sol Meydanı, Madrid) |
Kısa bir selamlaşmanın ardından "Evet, nereye gidelim?" sorusunu yönelten Sev'e, biraz tebessüm, biraz da şaka yoluyla "Bildiğim çok iyi bir yer var ama nerede bilmiyorum. Uzun yıllar Madrid'de yaşayan ben olmadığım için" tarzında bir yanıt vermiştim. Biraz mahcubiyetle birlikte ilk kez o gün güldük ve o günün devamında.
Şehri bilmediğim için Sol Meydanı civarında bir yere gittik. İsmini hatırlamıyorum ama Sev'in kokusunu takip ederek bugün çok rahat bir şekilde bulabilirim. Alkol ile aram yoktur, bilenler bilir. Ama o seyahatta küçük kaçamaklar yapmak istedim, abartmadan tabi ve sadece bira ile sınırlı tuttum kendimi. Sev ile oturduğumuz mekanda da bira söylemiştik. 5 tanesi 4 Euro'ydu sanırım, kalmasın diye hepsini içmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bir de mekanda alışık olmadığımız bir şekilde fonda müzik yoktu, insanların birbirleri ile yaptığı sohbetin iğrenç gürültüsü vardı. O gün yadırgamıştım ama daha sonraları alıştım tabii.
Çok fazla zamanımız yoktu, dolayısıyla birlikte geçirdiğimiz o ilk günü verimli kullanmalıydık. Oturduk, dolaştık, birlikte yürüdük ve saatlerce sohbet ettik. Buluşmamızdan birkaç saat sonra ise veda vakti geldi, ilk buluştuğumuz noktada. O veda anı, gerçekten çok ilginçti. İkimiz de sanki gitmek istemiyor, saatlerce sohbet ederek sokaklarda yürümek istiyorduk. Nitekim öyle olmadı. Gece yarısı civarı vedalaştık.
O veda anını özel kılan şey, ikimizin de hafif yaraları olmasıydı. Ben nispeten iyiydim ama Sev'in yüreğindeki hasar fazlaydı, belki de taşıyamıyordu. Bilemiyorum. Sev hayatındaki insanı hastalıktan kaybetmiş, ben ise hayatımın ilk ciddi ilişkisinde çok yaralar almıştım ama üzerinden iki yıl kadar bir zaman geçtiği için yaralarımı sarmış, mutlu bir hayat sürmeye özen gösteriyordum. Birbirimize bu yaşananları kısa anlattıktan sonra şöyle bir cümle kurduğumu hatırlıyorum:
"Sen şanslısın en azından, sevdiğin insanın nerede olduğunu biliyorsun. Keşke ben de senin gibi şanslı olabilseydim. Benim için öldü derken, o başkasına sarılıyordu ve bundan daha büyük bir acı yoktu. Ama iyiyim, mutluyum ve hayat buna rağmen devam ediyor, etmek zorunda. "
Bu cümleyi o an neden kurduğumun yanıtını bugün hala veremem ama kim olursa olsun çok sevdiğiniz bir insanın gerçekten ölümü ile mecazi olarak ölümü arasındaki üzüntü eşiği gerçekten çok farklı. Keşke ayrılıklar olmasa ve bu acılar yaşanmasa ama ne yazık ki vedalar hayatın içinde var.
Birbirimize veda ederken, gözümden ufak da olsa yaşlar döküldü. Tabii Sev de üzgündü, görebiliyordum. Ve o an içimden sarılmak geldi çünkü birbirimizin sıcaklığı belki o soğuk gecede yüreğimizi tekrar ısıtabilirdi. Yaptım da. Ona sarıldım. O andan sonra şaka yaparak "Çok soğuksun, robot gibisin. Şu elektrik direği bile senden daha sıcaktır" deyip gidip direğe sarılmıştım. Gerçekten yaptım bunu. Güldü ve ben yine ısındım.
Bir daha göremeyeceğinizi bildiğiniz bir insana "görüşürüz" diyerek vedalaştık.
Ama ben şunu unutmadım.
O soğuk gecede sarıldığımda ve bana güldüğünde verdiği sıcaklık hâlâ üzerimde, yüreğimde...
Not: O akşam üzerindeki kıyafetleri de hatırlıyorum. Gri kaşe bir mont, siyah ve kalın bir atkı ve omzundan düşmeyen bir çanta. Üşümesin diye beremi de ona vermiştim :)



Yorumlar
Yorum Gönder