Sanki ilk günlerdeki gibi...
Boşanma davası açtığından beri Sev ile hiçbir şekilde iletişim kuramıyorduk. 17 Mart'tı. O günden bu yana baharı bekleyen kumrular gibi bekliyordum yeniden konuşabilmeyi, gerçekleşmeyeceğini bile bile...
Uzun zaman sonra tekrar konuşabilmenin heyecanıyla yazıyorum bu satırları. Kozasından çıkıp olması gerekenden daha fazla yaşamak isteyen kelebekler gibiyim. Neden bu sürece geldik, ekseni etrafında dönse de diyalog, onunla yeniden konuşabilmek güzeldi. O heyecanı yeniden yaşamak, hissedebilmek güzeldi.
Yaklaşık iki saati bulan kelime savaşında kazanan taraf, sanıyorum sevgiydi. Çünkü ne söylenirse söylensin, iki tarafın da içinde bir özlem, bir tutku hissedilebiliyordu. Duygulamarımı saklamayı beceremediğim için içimden geçenleri Sev'e söyledim. O benim nefret ettiğimi düşünüyordu ama sevdiğim insandan nasıl nefret edebilirdim ki? Sadece kızgındım, az da olsa buruk.
Ertesi gün. Konuşmanın yerini uzun uzun mesajlaşmalar aldı. Tıpkı ilk günlerdeki gibi. Daha önce defalarca kez "yazmayacağım" diye kendime tembihlesem de bunu unutmuş hatta hiç söylememiş gibi klavyenin başından ayrılmadım. Hatta o gün, uzun zaman sonra ofise gitmeme rağmen olmak istediğim yerin orası değil de Sev'in yanı olması gerektiği duygusuyla yazdım. Yazmak bir nevi rahatlatıyor beni ama bazen de hislerinizi kelimelere dökerken karşı tarafın bakış açısı, anlatmak istediğinizi farklı bir boyuta taşıyabiliyor. Kelimeleri iyi seçmek gerek yahut -becerebiliyorsanız- az ama öz yazmanız gerek. Ben böyle yapamadım tabii, kalbimle düşündüm, beynimle hissettim ve parmaklarımla dile getirdim.
Bende kelebek etkisi yaratan konuşmaları düşündüm, yazışmaları tekrar tekrar okudum daha net anlayabilmek için. Birkaç talihsiz ama tolere edilebilir cümlem dışında artılarımızın, eksilerimizinden çok olduğunu ancak eksilerin, artıları götürmemesi gerektiğini dile getirmeye çalıştım. Normal bir evliliğin barındırdığından çok daha fazla zorluğa sahip olan bu evliliğin ihtiyacı olan şeyin; sorunların üzerine giderek çözmek, çokça sabır, biraz da mücadele gerektirdiğini ifade ettim. Sev'e karşı hislerimin tercümesi olmasa da aldığım yanıtlar, kayınpederim "Her insan farklıdır. Kimisi mücadele eder, kimisi etmez. Bunu kabullenerek yaşamalısın" sözünü beynimin içinde defalarca yankılamasına sebep oldu. İlk duyduğum zaman da, tekrar hatırladığım o anda şu gerçek değişmedi. Haklıydı. Siz mücadele ediyorsunuz diye başkalarının da mücadele etmesini bekleyemezsiniz. Hayat bu. Herkesin bakış açısı, olaylara getirdiği yorum ve yönetim şekli farklıdır. Yaşamı boyunca mücadele eden insanların kabullenmesi zor bir durum ama gerçek olan bu.
Murathan Mungan, "Aşk, birine seni mahvetme yetkisi vermek ve bunu kullanmayacağına güvenmektir" der.
Ben Sev'e hiçbir zaman aşık olmadım. "Sakın bana aşık olma" telkinimle başlayan bu ilişkide, tanıdıkça sevdim. Sevdikçe sahiplendim. Sahiplendikçe biz olduk. Biz oldukça da birlikte hayaller kurduk. Ve kurduğumuz hayaller, bana şu cesareti verdi: Sevdiğim kadınla bir ömür geçirebilmek için; ailemden, arkadaşlarımdan, sevdiklerimden, ülkemden, kariyerimden, beni bekleyen hayallerimden vazgeçerek, gerçekleşmeme ihtimalini bile bile, yeni bir ülkede, yeni hayaller kurdum.
Hayalini kurmadığım, dolayısıyla da düşünmediğim tek bir şey vardı: Müsait yerde indirilmek.
Müsait yerde indim.
Sev'e olan özlemim, hasretim, tutkum ve sevgimi de valizime koyarak...
Belli mi olur, belki bir gün yeniden karşılaşırız...
“Seni sevmeyi durduramıyorum..” pic.twitter.com/rmg0zodipU
— black4'beats (@black4beats) May 11, 2020



Yorumlar
Yorum Gönder